Ahmet Şık ve Murat Sabuncu’ya çıkan tahliye kararı, bizim evi sisli bir İstanbul gecesinde buldu. Yaşamın değil, bir masalın içinde gibi hissettim kendimi. Sanki böyle şeyler sadece masallarda olurmuş gibi. Yahu, gerçeğin bu kadar ayağımızın altından kayması iyi bir şey değil.Belki bu yüzden size bugün bir masal filmden bahsetmek istiyorum. Çivi çiviyi söksün diyerek...The Shape of Water, (‘Suyun Sesi’ hem sözcüğün hem de içeriğin tam karşılığı değil sanki) dediğim gibi sisli şehrimin nefes alınamaz bir zaman diliminde karşıma çıktı. Filmi seyrettim, Oscar kazanmış olması malum reflekstendi (başarının sırrı ne acaba?); filmi seyrettim, Oscar kazanmış olması eleştiri nedenlerimden biri olacaktı, kesin! Film, distopik atmosferli bir kurguyla başlayıp ivmelendiğinde de, derin bir hayal kırıklığı içine düştüm... ‘Kalk bir çay demle’ dedim kendi kendime. ‘Sisi seyret, başka bir şeyler yap işte!’Sonra masal diyorum ya, boş yere demiyorum. Hem kurguda hem de o saatteki yaşam yapbozunda bir şey oldu. Yorgun bir ruh haline sahip olduğum için olsa gerek kalkıp çay demleyemedim. Ve sonra gerçekten de olan oldu. Sisten arınıverdik!Yenilgiyse al sana yenildi. Kurguda umduğum olmamıştı! Sisi gölgeden ayıran güneş ışığı gibi, biteviye distopya örneklerinden bir anda sıyrılıverdi film ve kendi oluverdi! Filmin güzelliği, bir yerden sonra, kafanızdaki önyargıları kırıp, gerçekten de anlattığı masalsı dünyaya sizi çekebiliyor olmasıydı. Suyla birlikteydik. O kıpırtı içerisinde orada anlatılan devasa ‘sevgiyi’ birden çok sevdim. Kelam etmek için aynı olmamız gerekmiyor; birbirimizi sevmemiz içinse mekanın pek de bir önemi yok diyordu film. Birdenbire karşıma çıkan bu hissi çok yakın hissettim. Sudaki akıcılığın, düşlerimizdeki akıcılıkla buluştuğu o yerde, kabusların çıt diye kırılıverdiği başka bir koordinatta, adım adım varılan arkadaşlıktan, adım adım aşka geçişin damlalarıydı film. Biçimi, biçemi, ele avuca sığmazlığı ve buna karşın şefkati ve acil şifasıyla kadere meydan okuyan suyun kendi dilindeki ihtiyatsız ve ölçüsüz masalıydı. Bu su masalı, ‘onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine’ydi.Ve daha da önemlisi:İyiler kazanırken kötüler kaybederdi.
8 Mart Haftası’nın güzelliklerinden biri de bu oldu. ‘Asi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler’in ikinci cildi çıktı. Bazen tonlarca teorik lafın hemen hemen hiçbir işe yaramadığı, pratikte, doğru zamanda ve doğru yerde söylenilen 1-2 cümlenin ise mermer kadar kalıcı olabildiği bu tuhaf yaşamda, Asi Kızlar kitabının yeri de sanki böyle. Ortalamaya baktığınızda, tıpkı ilk ciltte olduğu gibi, burada da, sıfırdan, yoksulluklardan ve bir sürü yoksunluktan zirveye tırmanan kadının öyküsü var. Son derece ‘yaratıcı’ illüstrasyonlar, kısa ve vurucu, heyecan verici ve sıcak öykülerle, biz okurlarla buluşuyor.Bu hafta içerisinde 7’den 70’e, kadın erkek bir sürü insanla paylaştım bu öyküleri. Onlar da en az benim kadar heyecanlanıp ‘vay be!’ dediler. Kitabı buraya, bu satırlara davet etmemin nedeni ise bunu vesile bilip ‘hepkitap’a teşekkür etmek. Bu kadar maliyetli bir kitabı, orijinaliyle neredeyse aynı zamanda ve aynı kıvamda bizlerle buluşturdukları için minnettarım!BBC-News tarafından ‘Kızlara başkaldırmayı öğreten anti-prenses’ kitabı diye anılan bu neşeli çalışma, başta çocuklar olmak üzere birçok insana ilham verecek bir tınıya sahip. Kitap, yaşam denen çetrefil yolda, insanlara, hayallerinin peşinden gitme cesaretini sunarken, bir yandan da bunun dünyanın en güzel ‘Arabistanı’ olduğunu da hatırlatıyor. Uykudan önce okunması ise önerilir mi bilemem!Gelelim kitabın içeriğine. Dünya çapında, hemen her meslekteki kadının yaşamındaki merdivenleri nasıl tırmandığını anlatan satırlarla dolu olan kitap, bu merdivenlere tırmanmadan önce kadınların nasıl yola çıktıklarını da anlatırken, bizlere yine çok önemli bir mesaj veriyor: Ne olduğunuz, nereden başladığınız değil, nereye varacağınızdır yaşam!Örneğin Madonna’nın yaşamı buna son derece net bir örnek oluşturuyor.‘Bir zamanlar tam ortasından ırmak geçen bir kasabada bir yıldız doğdu’ diyerek alevlenen bu serüven Madonna’nın farklı bir kız çocuğu olduğu, bu yüzden de pek anlaşılamadığı yönünde ilerliyor. Peki Madonna ne yapıyor dersiniz? O kasabadaki nehre melul melul bakıp kaderine boyun eğeceğine, yirmi yaşındayken, cebinde yalnızca otuz beş dolarla New York’a taşınıyor! Uçağa ilk o zaman binen ve hayatında ilk kez taksi tutan bu genç kadın, cesaretinin peşinden bugünkü yerine varıyor. Hep kazanarak mı? Hayır elbette! Üstelik çoğunlukla kaybederek! Ama bir yandan da denemekten asla vazgeçmeyerek. Bir de yaşamın şu gerçeğini çok net anlamış bir biçimde:‘Bazen popülerdim, bazen değildim. Bazen başarılıydım, bazen değildim. Bazen sevildim, bazen nefret edildim. Ve tüm bunların ne kadar anlamsız olduğunu biliyordum. Bu yüzden istediğim riske girmekte kendimi özgür hissediyorum.’Ve karşınızda Selda!Kitapta en sevindiren hususlardan birisi de orada bizim ülkemizin seslerinden birinin de olmasıydı. Selda Bağcan’ı bu kitapta karşımda bulmak ayrıca çok sevindirdi beni. Hele de ‘Kimse Selda’nın müziğini susturamadı!’ cümlesi. Darbe döneminde üç kez tutuklanan ve pasaportuna el konan, yurtdışına çıkması engellenen (hiç bilmediğimiz şeyler!) bu kadını hiç kimse ve hiçbir şey durduramamıştı.Koca bir alkış Selda Bağcan’a. Hem, yaşadığı tüm zorluklara rağmen hiç vazgeçmediği hem de dünya çapındaki bu güçlü kadınların arasında, bu herkese seslenen çok dilli kitapta, güçlü ve dirençli bir sanatçı olarak karşımıza çıktığı için! ‘Düşen Hep Yerde Mi Kalır?’ sorusuna yaşamı ve sanatıyla verdiği o müthiş cevap için de elbette... (O şarkısında ‘kim ne olacak belli mi olur’ der ya!)Kitabın yazarları Francesca Cavallo ve Elena Favilli’nin de dediği gibi: ‘Toplumun yarısından değil de tamamından yararlanmaya başladığımızda olanaklar sonsuzlaşır.... Önyargılar olmadan birbirimize baktığımızda gerçek bir ilerleme kaydederiz’ Ve bir de şu elbette: ‘Dünyanın Asi Kızlarına: Umut sensin, güç sensin. Geri adım atmazsan herkes ilerler.’Ne dersiniz?
8 Mart haftasındayız. Sadece kadınlar için değil, sözü engellenen, ertelenen, dinlenmeyen, yok sayılan, umursanmayan, mış gibi yapılan hemen her canlı için daha iyi bir dünya dileyerek söze başlayalım.2012 yılında ilk olarak Türkiye tarafından imzalanan bir sözleşme var: İstanbul Sözleşmesi. Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi kısaca böyle anılıyor. 1 Ağustos 2014’ten beri yürürlükte. Bunun denetim organı ise GREVIO (Kadınlara Karşı Şiddet ve Ev İçi Şiddete Karşı Uzman Eylem Grubu). Bu grup, ilk denetleme sürecine 2016’da başladı ve taraf ülkelerden kadına yönelik şiddetle mücadele alanındaki önlemlerini paylaşmasını istedi. Türkiye Hükümeti de bir rapor yazdı ve kadına yönelik şiddeti önlemek üzere aldığı önlemleri Komite ile paylaştı.Yalnız iş burada bitmiyor! Zira, GREVIO Komitesi, bir devleti devlet yapanın, devletin ahkam politikaları, ben yaptım oldu mantığı değil, sivil toplum örgütleri katılımıyla var olan bir bütünlük olduğuna inandığından, bu örgütlerin de sürece katılımını istiyor. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin değerlendirmesinde 8 kadın ve LGBTİ+ örgütünün (Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Kadın Dayanışma Vakfı, Kadınlarla Dayanışma Vakfı, Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği, Eşitlik İzleme Kadın Grubu, Engelli Kadın Derneği, Kaos GL Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği) Gölge Raporu da dikkate alınacak.Peki bu ‘Gölge Rapor’da ne var?Rapor’da, ilk etapta, tahmin edebileceğiniz gibi, kadına yönelik şiddetin önlenmesine dair politika ve uygulamalar konusundaki durum ele alınıyor. Ele alınmakla kalmıyor, bu durumu iyileştirmeye yönelik acil öneriler de paylaşılıyor. Gölge Rapor’daki en temel mesaj ise şu: Mevcut hizmetler kadına yönelik şiddeti önlemekte yetersiz!Rapor’da bu yetersizliğin nedenleri tek tek ifade ediliyor. Sivil toplum örgütlerinin bu konudaki tespitlerine yer veriliyor ve Sözleşme’nin bütününün ‘uygulanmadığına’ dikkat çekiyor.Gerçekten de Türkiye’nin taraf olduğu İstanbul Sözleşmesi’nin tümü bugüne kadar uygulanabilse-ydi yaşanan bu açmazların birçoğunun önüne geçilmiş olurdu. ‘Haydii yeni kanunlar çıkaralım’ noktasındaki reflekslere de hiç gerek kalmazdı. Zira bunların hepsi İstanbul Sözleşmesi’nde, üstelik insan haklarını gözeterek tek tek belirtilmiş durumda! Kısacası, bu Sözleşme’de yer alan maddeler, ‘asalım, keselim’ noktasında, şiddeti şiddetle bertaraf etmeye niyetli feryatlara da çok güzel cevaplar verecek konumda.Gölge Rapor, ayrıca, İstanbul Sözleşmesi doğrultusunda 2012 yılında yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un uygulanmasındaki aksaklıklara da değiniyor. Bununla da kalmıyor, bu aksaklıkların giderilmesi için alınabilecek önlemlere de dikkat çekiyor. Bunun için ‘50 Acil Önlem’ başlığı altında bir liste oluşturulmuş durumda. Umarım konuyla ilgili olan ‘devlet yetkilileri’ bu listeye bir göz atar...GREVIO Komitesi, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nin yükümlülüklerini ne ölçüde ve ne biçimde yerine getirdiğine dair sonuçları 2018 yılının Eylül ayında açıklayacak.‘Açıklayacak da ne olacak’ diyenlere sözümüz belli.
Fars kökenli ve bizim toprakların felsefeci, bilimci ve matematikçisi Biruni’yi, ölüm döşeğinde bir arkadaşı ziyaret eder. Konu gelir dayanır, daha önceki bir konuşmalarına. Be adam soluk soluğasın, ha gittin ha gideceksin, bi dur hele değil mi? Hayır, bu Doğu sesi, coğrafya, tarih ve gök bilimi araştırmacısının merakı orada bile durmaz. Arkadaşının konuyu değiştirme çabasını fark ettiğinde der ki:‘Bu sorunu bilerek dünyadan ayrılmam mı iyi, yoksa bu konuda bilgi edinmeden gözlerimi dünyaya kapamam mı?’Bunun üzerine o konuyu etraflıca hatırlayıp düşünmeye başlarlar. Üzerine tartışır ve kendilerince bir noktaya varırlar. Kısa bir süre sonra arkadaşı evden ayrılır. Sonra, çok kısa bir süre sonra ise Biruni’nin ölüm haberi gelir. Bilginin son nefesine karışan araştırma merakı, düşünceyi üstlenme cesareti, gerçeği arama sevdası (gerçeği bulamasa bile o delişmen arama sevdası diye vurgulamak isterim) ise 10. yüzyıldan bize seslenmeye devam eder.Bu öyküyü Adnan Binyazar’ın bir kitabında (Ağıt Toplumu) okumuştum. Ve o zaman, tam da onun belirttiği gibi zamanın içinde kaybolmamanın ne olduğunu düşünmüştüm. Şimdiki zamanın elimizin altından sürekli olarak çalındığı bir yüzyılda yaşıyor olsak dahi zamanla başa çıkmanın, ya da onunla hareket edebilmenin ne olduğunu yeniden ve yeniden zihnimden geçirmeye çalışmıştım.Ne mi? Teknoloji ve düşüncede çok hızlı evrilmenin yaşandığı bir zaman diliminden geçerken, kısacası ışık hızı eşliğinde soluk alıp vermeye çalışırken, belki ölüm döşeğindeki bir hasta ruhuyla bir parça durup ‘neydi’ diye hatırlamamız gerekiyor. Neydi sahi? Basit gibi gözüken zor soru!Öğrendiklerini unutmakYine Adnan Binyazar’ın dediklerine referans vererek devam etmek isterim. Biruni tarzında bir hayat görüşüne sahip olan arkadaşı asıl eğitimini okulda öğrendiklerini unutarak gerçekleştirdiğini söylemiş. Bunu neden söylediğini ise anlamakta hiçbirimiz zorlanmıyoruz sanırım. Bugün zamana yenildiğimiz ve ölmeden mezara girmeye niyetlendiğimiz, kısacası tıkandığımız noktaların başında eğitimin insanları bir sürü kıvamında hayata bırakma eğilimi yatıyor. Bu ‘tertip’ ve ‘nizamda’ ise bir süre sonra kendi başına karar verebilen bir insan olabilme şansı çok zor! Ah! Dengesini korkular, olası savaşlar, kuşkular ve ezberden sağlayan bir dünya silah pazarı için ne güzel bir önermedir bu: Ezberci insan.Yaşamı değil ölümü, öğrenmeyi değil ezberi işaret eden bir hayat diskurundaki o ezberci insan... Evet bu rezil denklem, sıralarda, evlerde başlar ve sonra gelsin çaresizlik, gitsin depresyon... Bu esnada ‘herkes bizi kullanıyor’ kitapları yazanların da iyi para kazanmasına şaşmamak gerekir.Tekrar soralım neydi? Bir yaşam koçu edasıyla cevap vermek pahasına da olsa söylemek isterim: Yahu, zamanın her saniyesini kıymetli bir hazine gibi düşünceyle parlatan bir kaptan olmayı göze aldığınız bir yaşamda kim sizi kullanabilir! Kullansa da nereye kadar? Düşünmeyi, anlamayı, algılamayı ve fark etmeyi göze aldığınız bir hayatta, kim, nereye kadar?***8 Mart haftasına doğru hızla ilerlerken, Sel Yayınevi’den çıkan şu kitapları alıp okumanızı öneririm:Toni Morrison (Sula)Marguerite Duras (Moderato Cantabile)Sara Ahmed (Feminist Bir Yaşam Sürmek) ve felsefenin mihenk taşı Hannah Arendt (Siyasette Yalan)Evet, özellikle, Siyasette Yalan. Bir de belki Halkın Çözülüşü (Wendy Brown, Metis).
Şeytan giderken Don Kişot bağırdı;‘Bir dakika bekle! Sana son bir soru daha soracağım’‘Sor bakalım’, dedi alaycı bir sesle Şeytan.‘Ormanda savaş naraları atanlar senin adamların mıydı?’‘Elbette.. Benim adamlarım çoktur!’‘İyi ama Allah Allah diye bağırıyorlardı?’‘Ne sandın ya!.. Şeytan Şeytan diye mi bağıracaklardı? Bizim işimiz bu: Aldatmak, daima aldatmak!’Don Kişot, Cervantes***En az Don Kişot kadar bilinen bir kitap var. Homo Deus. Yuval Noah Harrari’nin bu kitabı, yarına dair insanlığın bir haritasını çıkarıyor. Yarını elbette merak eden o fanilerden biriyim. Orada olalım ya da olmayalım, yarını merak ederiz. İşin bu boyutunu bir yana bırakıp kitabı okumaya başlıyorum. Çok tuhaf bir şey oluyor! Don Kişot’u hatırlarken, kitabın satırları arasında yine o rüzgar yürekli adama rast geliyorum... Don Kişot! Hayatın tuhaf rastlantıları işte.Hatırlayalım: Gerçekte kırsalda yaşayan ve yaşlı bir adam olan Don Kişot’un kendini efsanevi bir kahraman olarak görmesiyle başlayan olaylar, onun devlerle savaştığı hayali bir dünyada gelişir ve kendini bir şövalye olarak ilan eden Don Kişot’un hüzünlü ve zaman zaman komik mücadelesiyle akar gider. Kurguda kan ve ölüm yoktur. Gerçek bir savaş da yoktur aslında.Homo Deus’ta ise Harrari bize Borges’in konuyla ilgili bir öyküsünü hatırlatıyor. Öykünün adı ‘Bir Sorun’. Borges bu öyküsünde, Don Kişot’un macerasından yola çıkarak insanlık haline dair bir soru soruyor: Don Kişot bir gün yeldeğirmenlerine ya da hayalindeki devlere değil de gerçek bir insana saldırıp onu öldürürse ne olur? Borges’e göre cevaplar şöyle:1. Gerçek bir adam öldürmekten zerre rahatsızlık duymayan Don Kişot’un hayatı, önemli bir değişiklik olmaksızın devam eder. Zaten o kadar uçmuş bir haldedir ki bir cinayet işlemekle yeldeğirmenleriyle savaşmak arasında onun için hiçbir fark yoktur.2. Bu durumdan o kadar korkar ki, bütün sanrılarından kurtulur ve gerçeği görmeye başlar. Gerçek savaşın ne olduğunu anlamaktır bu. Kanın ve ölümün gerçeğini.3. Bu noktada Don Kişot, birini öldürdükten sonra fantezilerine daha sıkı sarılır. Tuhaf bir biçimde bu cinayet onun hayallerine daha sıkı tutunmasına neden olur!Eee? Homo Deus’un yazarına göre insanlık tarihi bu üçüncü şıkta yazılmıştır. 1. Dünya Savaşı’nın özeti de budur, 2. Dünya Savaşı’nın da. Göreceli anlamda daha küçük olanları da farksızdır. Bütün sözcükler hızla kirlenir, anlamlarından sapar ve işin daha da ilginci kitleler buna inanır. Ama bir de işin aslı vardır. Çocuk oyuncağı sayılan o savaşlar, insanlığın en beter kâbuslarına dönüşüverir. Hah dersiniz... Sanırsınız ki orada bir kırılma olacak.Olmaz... Olsa da araya siyasetçilerin bol keseden atıp havaya savurdukları cümleler girer. Ardından da diğerlerinin aldatan cümleleri... İnsanlık tarihi, bir bakıma bu aldanışın tarihidir.
Duymayan kulaklar için Mor Çatı’nın cinsel istismar basın bülteni’nden: ‘Bugüne kadar kadın hareketinin cinsel suçlarla mücadeleye dair etkili politika geliştirme önerilerine sırt çeviren kamu otoriteleri, ne zaman toplumu rahatsız eden bir cinsel şiddet, çocuk istismarı olayı basına yansısa, uygulama sorunlarını görmek ve bunları ortadan kaldırmak yerine en kolay yolu seçerek çözümden uzak ezberleri tekrarlıyor. Bakanlıkların cebinden çıkan hazır basın açıklamaları hadım, en ağır ceza ve idam gibi insan haklarını yok sayan söylemlerden ibaret oluyor. Acil önlem almanın yolu konuyu bu şekilde bulandırmaktan değil, öncelikle kadınlar ve çocukları merkeze alan bir sistem kurmaktan ve adalete erişimleri önündeki mevcut engelleri kaldırmaktan geçer.’***Geçtiğimiz günlerde sevgili Engin Geçtan’ı kaybettik. Kitaplarından çok şey öğrendim. Satırları insanı zihnen büyüten o yazarlardandı Geçtan. 2000’li yılların başında yazdığı ‘Zamane’si de, her zamanki gibi, derdi anlamak olan gerçek bir psikiyatristin, akıcı, yalın ve duru diliyle bizi bize anlatıyordu. Ne mi diyordu Zamane’de?Bizi, kişilerin tarihinden insanlık tarihine çıkardığı o kısa ve derin yolculukta, her ikisinin de birbirine bağlı olduğunu ifade ediyordu. Aynı şekilde tarihin yönünü belirleyenin de kendi başına uç vermiş bir olayla belirlenemeyeceğini söylüyordu. Her olayın süreçle bir bağı vardı. Tarihin içinde seyir eden insanın öyküsünün de aslında bu olduğunu söylüyordu bize. Hem insanın, hem de, daha geniş düşünecek olursak toplumun... Kısacası 2018’de yaşadıklarımızı bir sürecin içerisinde değerlendirdiğimizde, aslında vardığımız bu ‘çölün’ bir günde oluşmadığını, yaşanan savrulmaların ve kâbusun tek tek münferit bir olay olarak değerlendirilemeyeceğinin altını çiziyordu, bir nevi. Toplumsal çürümenin bir gün içerisinde olmadığını anlarsak, kısacası süreci değerlendirebilirsek çözümsüzlükten çözüme doğru bir adım atabileceğimizin ipuçlarını veriyordu. Yukarda belirttiğim şekilde, tıpkı insan ruhu gibi, toplumun da bir ruhu olduğu çıkarılabilirdi buradan. Nasıl ki bir insanın verdiği savruk tepkilerinin kaynağında yatan o insanın geçmişindeki falso, acılar ve travmalarsa, bir toplumun verdiği fireleri de bu biçimde düşünmek elzemdi. Sanırım, tam da burada, yaşadığımız son rezalet için şu soruları sormak da mümkündü:Kamu otoriteleri neden çözümden uzak ezberleri tekrarlıyor?Kamu otoriteleri kadın ve çocuğu merkeze alan bir sistem kurmak yerine neden insan haklarını yok sayan temcit pilavı yöntemleri bir çözümmüş gibi kamuoyuna sunup duruyor?Kamu otoriteleri tüm bu yaşananları, bir süreç olarak görmek (neden bu noktaya geldik sorusu asıl sorudur) yerine, yaşananları münferit ‘sapık’ olaylarmış gibi algılamak ve algılatmakta ısrar ediyor? vb.Kısacası, şu satırları yazdığım anda bile yaşanan tacizleri düşünürsek, kamu otoriteleri neden başlarını kuma gömmeyi tercih ediyorlar?Ya cevap?Kendimizi, karşımızdakileri, yaşanan süreci ve dünyayı seçememekten oluyor tüm bunlar... Peki bunun arkasında ne olabilir sorusuna ne cevap vereceğiz? Ne olacak ezber, ezber, ezber...Yine Geçtan’a dönecek olursak, ‘Özerklik, bir insanın seçimlerini dış etkenlerden ve şartlanmalardan bağımsız şekilde ve iç sesi doğrultusunda yapabiliyor olma özgürlüğüdür!’Bugün yaşanan birçok çelişkinin temelinde ne yaşandığından çok neye nasıl bakıldığı (kınıyoruz, kınıyoruz, kınıyoruz, rezalet, rezalet, rezalet, ee, sonra?) öne çıkıyorsa bunun nedeni o özerkliği hem kişisel hem de toplum olarak bulamamış olmamızdır. Kısaca şu: Her şeyi önyargı ve ezberle çözmeye çalışmaktır bu! Oysa bizim bu ezberlere, basmakalıp cümlelere, anlık infial yaratan ve aynı hızla unutulmaya mahkum reflekslere değil, olup bitenleri serinkanlı bir perspektiften görmeye, anlamaya, algılamaya ihtiyacımız var... Olup biten her şeyi serinkanlı bir biçimde görmeye, anlamaya, algılamaya... Bir de ezberden kurtulup düşünmeye başladığımız o yerde, çoğu cevabın olduğunu görme cesareti, elbette...
‘Ben diyeyim denizle dağ arasındaSiz deyin ormanla çöl arasındaBaşkaları desin şu ile bu arasındaÇok ile az arasındaBir diyar...’(Murathan Mungan, Anlatmanın Anahtarı adlı öyküden)Notos edebiyat dergisi son sayısını felsefeye ayırmış. Yaptıkları soruşturma sonrasında günümüzde hâlâ etkisini sürdüren 100 felsefe metnini okurlarla paylaşmış. Birçok felsefeciyle söyleşiler yapılmış. İonna Kuçuradi ‘Felsefe, yaşananların temelindeki problemleri görerek onlar hakkında bilgi verir’ diyor.‘Bir umut’ diyerek Brigitte Labbe’nin gençler için kaleme aldığı Çıtır Çıtır Felsefe serisini ve serinin en hassas kitaplarından biri olan ‘Küçükler ve Büyükler’i hatırlıyorum. Bu kitapta Labbe, küçüklerin maruz kalabileceği ‘cinsel taciz’e yer vererek çok cesur bir adım atmıştı. Aynı kitapta ‘Küçükler, güvenle büyümek için zamana ve deneyime ihtiyaç duyarlar’ diyordu Labbe. Ve ekliyordu: ‘Bunun için büyükler size yol gösterebilir.’Teorik olarak çok anlamlı sözlerdi bunlar.Ya pratik?Bazen büyük dediğimiz bir devlet büyüğü anlamına gelebilir, bazen de bir abi, baba, anne, teyze, komşu. Önemli olansa ‘güç’ denilenin yarattığı karmaşanın ne olduğunu anlayabilmekte saklıdır sanki. Büyükler, hiç kuşku yok ki küçüklerden daha güçlüdür. En azından kas güçleri yönünden. Bu onlara (yine diyelim ki kas güçleri daha zayıf olan) küçükler karşısında dilediklerini yapma özgürlüğünü verir mi? Küçüklere karşı şiddet uygulama hakları var mıdır?Daha net söylemek gerekirse: Çocuklara tecavüz edilen bir ülkede yaşıyoruz. Bu dibin dibi anlamına geliyor. Ancak, birçoğunun aksine bu sonuca şaşırmış falan değilim.Çocuk gelinleri meşru kıldırmaya çalışan, buna göz yuman, yumduran, kadın cinayetlerini destekleyici bir torba laf üreten, kadını yasal anlamda tecavüzcüsüyle evlendiren, kadını küçümseyen, ona yuvayı yapan dişi kuş mertebesinden başka bir şeyi yakıştırmayan, yakıştıranı ahlaksız, namert sayan, gücü gücü olmayandan yana bir koz olarak kullanan (ve hep kullanmış olan) ataerkil bir sistemin içinde başka nereye varabilirdik ki?
İzmir Konak Belediyesi’nde müthiş çalışkan bir ekip var. Bu yılki 16. Öykü Günleri’ni de, sayelerinde, büyük bir coşkuyla kutladık! Abartmıyorum. Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi, panel ve gösterilerin sunulduğu geniş salonuyla doldu taştı; salonun yan tarafına iliştirilmiş beyaz sandalyelerle izleyenlerin izdihamına tanıklık etti. Bizlere de bu coşku eşliğinde dinlemek, konuşmak düştü.‘Edebiyatta Yersizlik, Yurtsuzluk’ ana temasıyla hayata geçen buluşmanın bu yılki onur konuğu ise değerli yazarımız Cemil Kavukçu idi. Kavukçu’nun öykücülüğümüzdeki sarsılmaz yeri üzerine konuştuk. Onun kendi öykücülüğünü anlamlandıran konuşmasını izledik. Yazmanın nasıl da çetrefil bir yolculuk olduğunu, ancak ‘yazmasaydım delirirdim’ noktasındaki halini bir de ondan dinledik.Bu yazgı, ne tuhaftır, bir önceki panelde –‘Oğuz Atay’ın Issızlığı’ adlı panelde- de dile getirildi. Yazarın ve yazmanın yalnızlığı, kalemin bir yazara oynayabileceği oyunlar ve tüm o oyunlara rağmen yazarın kaleminden vazgeçemeyişi, vazgeçememesi... Zaman zaman o kalemin yazarın çağının önüne geçip, onun bile tam olarak kendi gündelik yaşamında dile getiremeyeceği dünyaları nasıl kağıda aktardığına dair ipuçlarıydı bunlar. Yazının nasıl bir içselleştirme olduğuna dair parçalı bulutlu kanıtlar. Bunun varacağı kıyı da çoğunlukla belliydi: İlk başta edebiyat çevreleri ya da en beteri okur tarafından anlaşılamamak! Yazarın biçareliği ise o kadere tutsak olmuştu bir kez. Yazmak, yazmak, hep yazmaktı o kader ve içindeki o sesi, ne olursa olsun susturamayacağını anlamaktı. Cemil Kavukçu bir dönem, anlaşılmadığını düşünerek susmuştu. Oğuz Atay’ın suskunluğu ise ‘ben buradayım ey okur sen neredesin’ sitemiyle dile gelmişti. Ya sonrası? Bir tür yersiz yurtsuzluktu aslında bu. Sonuç? İkisi de devam etti. İkisi de edebiyatımızın göz nurlarından oldular ve olmaya devam edecekler. İşte size sanatın sonsuzluğu!Bu yılki 2018 Öykü Günü Bildirisi’ni (Dünya Öykü Günü 14 Şubat!) dilimizin sırlarını bize anlatmaktan yılmayan sevgili Feyza Hepçilingirler sundu. Hocamız, öykünün hemen her sanat alanında olduğunu ifade ederken edebiyatın yaşam için ‘olmazsa olmaz’ boyutunu da bizlere bir kez daha hatırlattı. Feyza Hanım’ın Türkiye’nin yakın tarihinde ‘sakıncalı’ addedilen bir öğretmen, kısacası işin ‘özünü’ bilen bir yazar olarak bizlere umut veren bir konuşma yapması ise çok anlamlıydı.O umudu aldık, umudumuza kattık Feyza Hanım. Bu ülkede hepimize yer olduğunu bir kez daha düşünerek. Öykünün, sanatın gücüne bir kez daha inanarak. Darısı nice buluşmalara!16. İzmir Öykü Günleri’nde emeği geçen, başta Ahmet Büke, Hülya Soyşekerci, Kerem Işık, Bekir Yurdakul ve Yıldız İlhan olmak üzere bütün dostlarımıza şükranla! Lütfen vazgeçmeyin, vazgeçmeyelim...