'Leyla Zana güzel konuşmuş' demiştim. 'AB'ye girmek isteyen bir Türk siyasetçi gibi, ülkesini seven bir vatandaş gibi konuşmuş' diye eklemiştim. Kendi ağzıyla, Josep Borrell'in ve herkesin gözü önünde "Türkiye'de farklı sınırlar yaratılmasının zararlarını biliyoruz. Bu coğrafyada halkların birliğini istiyoruz. Türkiye'de yeni sınırlar peşinde değiliz" şeklinde konuştuğunu hatırlatmıştım.
Yine o toplantıda, cezaevinden çıkan diğer Kürt siyasetçilerden de "Biz aynı ülkenin vatandaşlarıyız. Avrupalılar'ın dayattığı gibi bir ayırım olamaz" diyenler olduğundan söz etmiştim. Daha dün yazdım bunları... Avrupalılar'ın hem "istiyor" gibi görünüp hem de bir elden ve saman altından bölücülük kışkırtması yaptıklarını ama bunun için kullanmak istedikleri insanların bile oyuna gelmediğini anlatmak için yazdım.
Leyla Zana'nın yemeğinde bulunanlar da tablonun böyle olduğunu doğruluyorlardı. O yazımın başlığı 'Kraldan çok kralcı Avrupa' idi ama Türkiye'de, kimsenin sözünde durmadığı, siyasetçilerin dansöz gibi kıvır kıvır kıvırdıkları bir ülkede neye güvenebilirsiniz ki? Leyla Zana ve arkadaşlarının, bir yandan böyle konuşurken öte yanda yabancı gazetelere söylediklerinin tam aksi anlama gelecek ilânlar verdiklerini nasıl tahmin edebilirsiniz ki?
Aynı yazım 'Benzer çekişmeler Türk-Ermeni, Türk-Rum saflarında da isteniyor görüntüsü olduğuna göre bu çabanın nedenini merak ediyor insan. Uzlaşma gerekiyorsa bu ancak tarafların aynı özveriyle hareket etmesi sonucunda olabilir. AB'nin de bunu bilmesi gerekir' sözleri ve endişeleriyle bitmişti. Zana ve arkadaşlarının, Türkiye için en kritik günlerde yaptıkları bu çıkış endişelerimizin sadece Avrupalılar'la sınırlı kalamayacağını ne yazık ki doğruluyor.
Karşı taraf!
Leyla Zana, o ilandaki açıklamaların altına attığı imza ile, Kıbrıslı Türkler'e verilecek hakların kendilerine de verilmesini isterken, kendi ülkesine bakış açısının Kıbrıs Rumları'nınkinden farklı olmadığını da göstermiş olmuyor mu?
Bunun bir adım ilerisi -ve belki de asıl söylenmek istenen şey- "Kıbrıs Rumları'nı tanıyacağınız gibi bizi de tanıyın. Biz de aynen onlar gibi 'karşı tarafta'yız" değil mi?
Ne yazık! Onların cezaevinden çıktıkları günden bu yana yaptıkları konuşmalar sonunda, gerçekten de sorunları kendi içimizde hallederek, bir arada, huzurlu, AB yoluna girmiş bir toplum olarak yaşamak istediklerine inanmaya başlamıştık.
Borrell'e "Sizi en güzel şehrimiz İstanbul'da ağırladığımız için mutluyuz. Biz konuksever bir milletiz" dediklerini duyduğumuzda "onların" da birlik, beraberlik duygularını paylaştıklarını sanmıştık.
Daha önceki eylemleri hatırladığımızda inanmakta zorlanıyorduk aslında ama gayret ediyorduk. Bize "güvenmekle hata edeceğimizi" anlatmakta gecikmediler.
Belki de böylesi daha hayırlıdır. Zamanında öğrenmek yani... Hiç değilse şimdi, daha önceki tahminlerimiz doğrultusunda içerden ve dışardan birlikte hareket ettiklerini biliyoruz.
Yine de ve hatta şimdi daha çok sükûnete, doğru kararlar verip bunları anlatmaya ihtiyacımız var.
Türkiye gerçekten istenmiyorsa, oynanan esaslı bir oyunsa, oyuncular rollerini paylaşmış, yerlerini almışsa ve yapılanlar bardağı taşırma çabaları ise bu zaten ortaya çıkacaktır.
Bir yandan AB'ye 'Türkiye'ye gün verin" derken bir yandan gazeteye ilân vermeyi acaba kendileri şu anda bizim yerimizde olsalar nasıl değerlendirirlerdi merak ediyorum.
Ben yine de umutluyum. Bu pürüzlerle yolumuzdan döneceğimize inanmıyorum. Hepsini en akılcı şekilde aşacağız, dürüst ve içten gayretlerimizin ödülünü gelecek kuşaklarla paylaşacağız, işte inandığım bu!
Dansöz gibi kıvırtmak siyaset midir?
'Leyla Zana güzel konuşmuş' demiştim. 'AB'ye girmek isteyen bir Türk siyasetçi gibi, ülkesini seven bir vatandaş gibi konuşmuş' diye eklemiştim. Kendi ağzıyla, Josep Borrell'in ve herkesin gözü önünde "Türkiye'de farklı sınırlar yaratılmasının zararlarını biliyoruz. Bu coğrafyada halkların birliğini istiyoruz
Haberin Devamı